Paulo Coelho ve Mango?

Paulo Coelho ve Mango? Ne ilgisi var bu iki markalaşmış ismin birbirleriyle diyorsunuz biliyorum. Çok anlamlı ve sıradışı bir proje bu iki markanın yollarını kesiştirmiş. Mango bu yıl high street markaları için hazırladığı koleksiyonunda bir farklılık yaratmış ve dünyanın en etkili çağdaş yazarlarından bir olan ve kitapları 160 ülkede satılan Paulo Coelho'nun altı özlü sözünü altı farklı tshirte basmıştır. MANGO & Paulo Coelho mini koleksiyon birçok MANGO mağazalarında dünya çapında satışa sunulmuştur. Bizde 37 TL, yurt dışında 15 Euro'dan satışa sunulan tshirtlerden elde edilen gelir The Paulo Coelho Institute'ye bağışlanacak. The Paulo Coelho Institute, mali kaynakları yalnızca yazarın telif haklarından elde ettiği gelirleri içeren ve kar amacı gütmeyen bir kuruluştur. Kaynaklarını çocuklar ve yaşlılar için kullanıyor.

İnsani değerleri temel alan mesajlar içeren bu tshirtler bir kitap cildini çağrıştıran özel bir pakette satışa sunulmuş. Oldukça güzel ve farklı bir pazarlama tekniği diyebilirim. Hiç görmemiş olsam da tsirtleri beğendim ben ya da vecizleri mi demeliydim acaba?

Muhteşem Çalışmalar

Her ikisi de başarılı çalışmalar...

Barışı ve kültürü ülkeler arasında yaymayı amaçlamış bir organizasyon..



Doğa sorunlarının evrenselliği ile müziğin evrenselliğini bir noktada buluşturuyor.

Lady Georgie

Yanılmıyorsam TRT’de yayınlanıyordu. Şeker Kız Candy’e benzerliği yüzünden ve cinsel içerikli bölümlerin olması sebebiyle çoğu kişinin izlemediğini hatırladığım bir çizgi filmdi. Değme dizilere taş çıkartacak bir konuya sahip olan Georgie kesinlikle izlenilmesi gereken çizgi dizilerden biri olduğunu düşünüyorum.

Babası sürgünde olan Georgie, Avustralyalı bir çiftçinin onu nehirde bulmasıyla hayata başlıyor. Kolundaki annesi tarafından takılmış olan bilezik yıllar sonra babasını bulmaya yarayacak. Georgie’yı evlatlık alan yoksul ailenin iki oğlu vardır: Abel ve Arthur. Georgie yıllar geçtikçe serpilip güzelleşir ve bu iki üvey abisinin kalbini çalar. Oğullarının Georgie’ya aşık olduğunu fark eden anne çaresizdir. Ailenin büyük oğlu yakışıklı Abel (ki bu dönemde kızlar arasında konuştuğumuzda Abel favorimizdi:))
Georgie’ya olan aşkından denizci olmaya karar verir ancak dayanamayarak bir yıl içinde geri döner ve Georgie’ya açılır. Anne ise bu duruma çok sinirlenerek Georgie’ya kendisinin evlatlık olduğunu söyler ve evden kovar. Bu kadar acıya dayanamayan Georgie kendini nehre atar ve ailenin küçük oğlu Arthur onu kurtarır. Georgie’nın durumu oldukça kötüdür ve bu diziyi izleyenlerin sanırım ilk aklına gelen sahne burada yaşanır. Arthur, Georgie’yı soyarak beden ısısıyla onu iyileştirmeye çalışır. İyileşen Georgie aşık olduğu, saçları gözünden hiç çıkmayan ve izlerken sinir olduğum İngiliz Lordu Lowell’a kavuşmak için erkek kılığında bir denizci olarak şehri terk eder.

Lowell’la kavuşan Georgie ciğerlerinden hasta olan Lowell’ın iyileşmesi için ailesine geri dönmesine göz yumar ve Lowell’i terk eder. Lowell’sa Georgie’yı hem sevecek, hem de kendisini terk ettiği için ondan nefret edecektir. Bu dönemde Georgie babasını bulur ve iyi bir yaşama kavuşur. Ancak Lowell’ı unutamaz ve eski evine, üvey ağabeylerinin yanına geri döner.

Hatırlamadığım birçok nokta var. Babasıyla o bilezik sayesinde nasıl tekrar görüştüğünü ve kendisine miras kaldığını hatırlıyorum ancak parçalar yerine oturmayınca konuya dahil etmek istemedim. Filmin sonunda da Abel ile birlikte olduklarını düşünsem de, Abel’i beğendiğimden çocukluk hafızamın ve hayal gücümün bana oyun oynayabileceğini düşünüyorum:)

Şeker Kız Candy


Çocukluğumun önemli çizgi filmlerinden biridir. İlkokuldayken okuldan koşarak çıkar, filmi kaçırmayayım diye, sırtımdaki onca kitabın olduğu çantaya aldırmadan koşardım.

Önce TRT, sonra Star Tv ve Show Tv'de yayınlanan Candy'nin Türkiye'de bir türlü sonunu getiremediler ve benim gibi bir çok çocuğun tek eğlencesi ve hayalleri filmin absürd bir yerde kalmasıyla son buldu. Ancak yaptığım araştırmalar ve şu anda kaynağını hatırmadığım bir siteden okuduğum kadarıyla, çizgi filmin iki yaratıcısı arasında çıkan anlaşmazlıklar sonucunda film durdurulmuş, açılan dava sonucunda da yaratıcalardan biri filmi devam ettirmiş. 1976 yapımı olan orginal adı "candy candy" olan bu anime 115 bölüm çekilmiştir.

Filmin yayınlanmayan sonuyla beraber özeti şöyle:

Kuzey Amerika’da Michigan gölünün güneyindeki bir yetimhanede, yetimhaneden sorumlu Bayan Pony ve Rahibe Maria yetimhanenin önüne bırakılmış iki bebek bulurlar. Bunlar Candy ve Annie’dir. Yıllar sonra Annie varliklı bir aile olan Brighton’lar tarafından evlat edinilir. Annie, yetimhanede büyüdüğünün kimse tarafından bilinmesini istemediğinden Candy'e artık görüşemeyeceklerine dair bir mektup yazar. Aynı gün İskoçya’nın yerel kıyafetlerini giyinmiş, gayda çalan ve kendisinden birkaç yaş büyük bir çocukla karşılaşır. Kısa bir süre konuşurlar ve yabancı birden gözden kaybolur. Bu Candy’nin ilk aşkıdır ama onun kim olduğunu bilmez ve ondan geriye sadece bir çeşit madalyon kalmıştır. Onu “tepedeki prens” olarak adlandırır.

Varlıklı Andrey ailesinin bir üyesi olan Bay Leagon kızı Elisa’ya arkadaşlık etsin diye Candy’yi Pony’nin evinden aldırır ve evlerine getirtir. Ancak Elisa ve kardeşi Neil Candy'le anlaşamazlar ve Bayan Leagon Candy'i Elisa ve Neil'in hizmetçisi yapar. Bu arada Candy, Elisa’nın kuzenleri Stear, Archie ve Anthony’yle tanışır.Anthony’yle arasında güzel bir aşk başlar fakat Elisa’da Anthony’ye aşıktır. (Aslına bakılırsa o dönemde sanırım Antony'e aşık olmayan kız, yine Antony'e gıcık olmayan erkek çocuğu kalmamıştır:)) Ayrıca Candy Albert adında hayvanları çok seven, kimsesiz ve evi olmayan bir yabancıyla karşılaşır ve onunla iyi arkadaş olurlar. Stear, Archie ve Anthony’nin isteği üzerine Bay William Candy'i evlat edinir. Bir gün, Candy’nin şerefine bütün Andrey’lerin toplandığı bir av partisi düzenlenir. Anthony’nin atı tilkiler için hazırlanmış bir av tuzağına basar ve Anthony attan düşüp ölür. Candy bu olayın şokunu bir türlü üzerinden atamaz ve Pony’nin evine dönmeye karar verir. Bu olay hafizamda o kadar derin yer etmiştir ki, günlerce ağladığımı bilirim.:)

Bay William’ın emriyle, Candy Londra’ya gönderilir. Orada Stear, Archie, Elisa ve Neil’la birlikte Saint-Paul okulunda okumak zorundadır. Yolda, kendisiyle aynı gemide bulunan Dük Grandchester’ın oğlu Terry’yle tanışır.Sürekli tartışan bu ikili bir süre sonra birbirlerine aşık olurlar. Bu arada, Annie’nin Pony’nin evinde büyüdüğünü herkes öğrenir ve Annie Candy’den özür diler. Böylece, okulda tanıştıkları Patty’yle birlikte iyi bir üçlü kız grubu olurlar. Ancak Elisa’da Terry’ye aşık olmuştur ve Candy’yi okuldan uzaklaştırmak için bir tuzak hazırlar: birbirleriyle gizlice geceleri buluştuğunu söyleyen Elisa Candy’yi okuldan attırmak ister. Terry buna izin vermez ve Candy’nin okulda kalabilmesi için kendisi okulu terk edip Amerika’ya gider. Bir süre sonra, Candy’de okuldan kaçar ve Terry’nin peşinden Amerika’ya gider.

Bir süre Pony’nin evinde kalır ve daha sonra hemşire olup Chicago'ya yerleşir. Orada 1. dünya savaşının başlaması nedeniyle Amerika’ya dönen Stear, Archie, Annie, Patty ve daha sonra Elisa ve Neil ile karşılaşır. Bu arada, Terry’nin de tıpkı annesi gibi çok başarılı bir tiyatro oyuncusu olduğunu öğrenir. Candy’nin hemşire olduğunu ve hangi hastanede çalıştığını öğrenir.

Bir gün hastaneye ağır yaralı bir hasta getirilir. Bu Albert’tır ve hafızasını kaybetmiştir. Afrika’dan ayrılırken bindiği trene koyulan bir bomba patlamış ve O da ağır yaralanmıştır. Candy, ona yardımcı olabilmek için onunla aynı evde yaşamaya başlar. Bu arada Terry, Candy’ye Romeo ve Jüliet oyunu için bilet yollamıştır. Terry Romeo’yu, ona aşık olan Susanna’da Jüliet’i oynayacaklardır. Ancak oyunun provaları sırasında bir kaza olur: ışıklardan biri Terry’nin üzerine düşeceği sırada Susanna Terry’nin hayatını kurtarabilmek için onu iter ama kendisini kurtaramaz ve ışığın altında kalır. Tek bacağını kesmek zorunda kalırlar. Candy, New York’a geldiğinde olayı öğrenir ve Terry’yi Susanna’ya bırakıp Chicago’ya döner.

Neil Candy’yi sevmeye başlamıştır ve onu elde etmeyi aklına koymuştur. Elisa ve annesi başlangıçta karşı çıkarlar ancak sonra Andrey’lerin mirasına konup Candy’yi sonra başlarından atacaklarını düşünürler ve Neil’a yardım etmeye karar verirler. Önce Elisa, Candy’nin şehirdeki bütün hastanelerde çalışmasını engeller. Buna rağmen Candy, bir adamın yanında çalışmaya başlar. Bu arada, Albert’ın hafızası yerine gelmiştir fakat bunu Candy’den saklamaya karar verir. Komşular Candy’ye ağabeyi zannettikleri Albert hakkında kötü şeyler söylerler: onun takım elbiseli esrarengiz adamlarla buluştuğunu iddia ederler. Candy onların dediklerine aldırmaz ancak Albert bunları duyunca evi terk eder. Bu arada savaşa katılmaya giden Stear’ın ölüm haberi gelir. Buna özellikle Patty ve Archie çok üzülürler.

Ailenin önemli kişilerinden Bayan Elroy Candy’ye Neil’la evlenmek zorunda olduğunu, bunun Bay William’ın emri olduğunu söyler. Candy bunu kabul etmez ve Bay Willian'la konuşamaya gider. Candy, Bay William’ı gördüğünde çok şaşırır çünkü O aslında Albert’ın ta kendisidir. Ailenin vaktiyle tek erkeği olduğu için Albert aile reisidir ancak yaşı çok küçük olduğu için Bayan Elroy onu saklama kararı alır ve herkesin onu çok yaşlı ve meşgul bir adam olarak tanımasını sağlar. Olayı anlatan Candy, Albert'in kabul etmemsiyle Neil'le evlenmekten kurtulur.

Sonunda Candy ve arkadaşları Pony’nin evinde toplanır. Candy prensini gördüğü tepede Albert’ı görür ve onun o prens olduğunu anlar.

Geceleri Candy baskılı çantam ve yapıştırmalarımla uyurdum. Bir çizgi filmin hayalimde bu kadar yer edebileceğini bilmezdim. Sonunu Türkiye'de de yayınlanmasını isterdim.:)

Candy'nin yıllarca ezberlemeye çalıştığım introsu :)



sobakasu nante, ki ni shinai wa
hana-pecha datte datte datte, oki ni iri
otenba itazura daisuki, kakekko sukippu daisuki
watashi wa watashi wa, watashi wa candy

hitoribocchi de iru to, choppiri samishii
sonna toki kou iu no, kagami wo mitsumete

waratte waratte, waratte candy
nakibesou nante sayonara ne, candy candy

sutairu nante, ki ni shinai wa
futoccho datte datte datte, kawaii mon
nage-nawa ki-nobori daisuki, kuchibue oshaberi daisuki
watashi wa watashi wa, watashi wa candy

sora wo miagete iru to, choppiri samishii
sonna toki kou iu no, hoppe wo tsunette

waratte waratte, waratte candy
nakibesou nante sayonara ne, candy candy

ijiwaru sarete mo, ki ni shinai wa
warukuchi datte datte datte, heccharayo
keeki ni kukkii daisuki, midori no doresu mo daisuki
watashi wa watashi wa, watashi wa candy

hoshi wo kazoete iru to, choppiri samishii
sonna toki kou iu no, uinku shinagara

waratte waratte, waratte candy
nakibesou nante sayonara ne, candy candy

Hayal Gücü- Mei, Totoro ve yaratıcısı Miyazaki


Uzun süredir MSN avatarımı işgal eden bu sevimli kızla tanıştırmak istiyorum sizi. İsmi Mei Kusakabe. Komşusu Totoro'yu uzun yıllardır tanımama rağmen, hafızam Mei'yi tamamem silmiş son bir kaç ay öncesine kadar. Şimdiyse bir çok sosyal platformda çeşitli yüz ifadeleriyle avatarımı süslüyor.

Komşum Totoro, orijinal ismiyle Tonari no Totoro, 1988 yılında Hayao Miyazaki tarafından yazılıp yönetilmiş, Studio Ghibli yapımı bir Japon animasyon filmdir. Hastanede yatan annelerine yakın olabilmek için baba Tatsuo Kusakabe, büyük kız kardeş Satsuki Kusakabe ve minik kahramanımız Mei Kusakabe eski usul Japon evlerinden birine taşınırlar. O kadar gerçekçi uyarlanmış ki, sanki o eve siz taşınmışsınız gibi hissediyor, karanlık odalarda Mei yerine siz geziyormuş gibi hissediyorsunuz. Kısa süre sonra minik kızkardeşler toz bulutu tavşanları denilen orman cinlerini görmeye başlar onun arkasından da büyük orman cini Totoro'yu görürler. Annesinin rahatsızlandığını öğrenen 4 yaşındaki minik Mei annesine gitmek için evden kaçar ve onu bulmaya çalışan 11 yaşındaki abla Satsuki'ye yardım eden dev Totoro'nun hakiyesini anlatmaktadır. Bu anime ülkemizde, Japon Animasyon Günleri, 26. Uluslararası İstanbul Film Festivali, 9. Uluslararası Eskişehir Film Festivali ve Japon Çizgi Film Günleri kapsamında gösterilmiştir.




Hayao Miyazaki,bir çok uzun metrajlı animeye ve Japonya'da manga olarak adlandırılan çok sayıda çizgi romana imza attmıştır. Eserleri Japonya'da olağanüstü ilgi ve saygı gören Miyazaki, Oscar Ödülü'nü kazandığı 2002 yılına kadar çizgi film çevreleri dışında batıda pek tanınmıyordu. Kendisine sadece bu ödülü getirmekle kalmayıp bir ilkede imza atmasını sağlayan Ruhların Kaçışı filmi Berlin Film Festivalinde ödül alan ilk animasyon filmidir. Yanılmıyorsam geçtiğimiz yıl TRT 1'de izlediğim bu anime daha ilk dakikasından içine çekmeyi başarmıştı beni. Muhteşem bir kurgu ve görüntüler mevcut filmde. Böyle bir hayal aleminde yaşayan Miyazaki'yle gerçekten tanışmak isterdim. Ülkemizde de yine çok bilinen bir çizgi film olan Heidi'nin yapımcısı olarak tanınmaktadır Miyazaki. Daha sonra Stüdyo Ghibli'yi kuran Miyazaki eserlerini burada hazırlamaya başlamış ve bu stüdyo aracılığıyla hayranlarına ulaştırmıştır. Miyazaki'nin film listesi:

- the castle of cagliostro (1979)
- nausicaa of the valley of the wind (1984)
- castle in the sky (1986)
- my neighbor totoro (1988)
- kiki’s delivery service (1989)
- porco rosso (1992) (bizde yok)
- princess mononoke (1997)
- spirited away (2001)
- howl’s moving castle (2004)

Mei'nin üç boyutlu yüz ifadelerini görmek için buraya lütfen.

Kalan filmleri de izlemek şart oldu...

Nefretlerim-Sevdiklerim

Nefretlerim

* Kişilik bozukluğu olan insanlardan nefret ediyorum. Bir dedikleri bir dediklerini tutmuyor. Söz verip, yerine getirmedikleri yetmiyormuş gibi, üstüne üstlük pişkinlik yapıp türlü yalanlar uydurabiliyorlar. Bunlar hayatımın ruh hastaları başlığı altında irdelediğim sayılı kişilerdendir.

* Kadirşinas kelimesinin anlamını kavrayamamış insanlardan nefret ediyorum.

* Yere tüküren hanzolardan nefret ediyorum. Ha bir de sosyalleşmeye çalışan yalaka-sosyal hanzolar var ki, sanırım çevreye manuel hanzolardan daha fazla rahatsızlık veriyorlar.

* “İnsanlar beni anlamıyor” diyen insanlardan nefret ediyorum. Bre zavallı insan, demek ki kendini anlatamamışsın, ya da sen bu dünyadan değilsin. Yaşam felsefene bir bak, çevrende sevdiklerinden çok nefret edenlerin varsa yanlış dünyadasın dostum.

* Büyümüş de küçülmüş veletlerden nefret ediyorum. Her şeyi bilmemeleri gerek. Çocuk çocukluğunu, adam adamlığını, hayvan da hayvanlığını bilecek ama.

* Nisbet yapan insanlardan nefret ediyorum. Bak ben de şu var, bak sen şunu yaptın üstüne al işte ben de bunu yaparım diyen akıl fakirlerinden koru beni Tanrım!

* Kıyaslanmaktan nefret ediyorum. Şunun kızı şöyle olmuş da, şunun sevgilisi şöyle yaşıyormuş da. Bak onlar nişanlıymışlar da ama beraber yaşıyorlarmışlar da, bak şu kadın bir erkekle yaşıyabiliyormuş da. Lan godoş, bana ne be kimin ne yaptığından, ben kendi bildiklerimle bu güne gelip ahlaklı kalabildiysem, demek ki bana söyleyenlerin bir hayatına bakmaları gerek. Bu da insanların empati yeteneğinin ne kadar zayıf olduğunu gösteriyor.

* Bak şunun oğlu mühendis, bak şunun oğlu doktor… Seni görmeye gelmek istiyorlar… gibi saçma düşünceleri kabul edeceğimi düşünen zihniyetten nefret ediyorum. En azından işin iyi yönünden bakarsak, beni ne doktorlar, mühendisler, avukatlar istedi diyebileceğim

* Yargısız infaz yapanlardan nefret ediyorum. Kardeşim bir dinle karşındakini, senin de duymak isteyeceğin şeyleri söyleme fırsatı ver bir. Birkaç dakika kaybetmen kocaman bir dost ya da her neyse kazanmana neden olacaktır.

* İkili ilişkilerde üçüncü kişiyi araya karıştıranlardan nefret ediyorum. Ya gidin kendi başınıza yaşayın. “el ele kavga etmeyi” becerin.

* Kıskanç insanlardan nefret ediyorum. Allah’a şükür ki hiçbir zaman hislerim de yanılmadım. Kıskanç bir insan atfetmedim kendimi hiç. Ancak, bazı körü körüne kıskananlar var ki, olur olmadık kişilere iftira atmayı makul görüyorlar. Anlamadığım tipler.

* Borcuna sadık kalmayan insancıklardan nefret ediyorum. Bu maddi borç da olabilir, manevi borç da. Sanırım manevi borç dediğim nankörlüğe giriyor. Hoş maddi borcu da takıp giden nankör sıfatını alabilir.

* İnsanları süzen ve kilosu, boyu, orası burasıyla dalga geçen insanlardan nefret ediyorum. Yahu senin bir gün öyle olmayacağın garanti mi? Bırak o, o haliyle barışık ya da değil ama bunu sorgulamak, baştan aşağı süzmek sana düşmez. Kendine inatla baktıranları ayrı kefeye koyuyorum. Fazla büyümüş yerlerine daracık kıyafetler giyip, lömbür lömbür dolaşmaları fazlaca rahatsız ediyor.

* Gereksiz tartışmalara girenlerden nefret ediyorum. Laf ebeliği yaptığını sanıp, gereksiz kalp kıran insanları anlamıyorum.

* Kontrolsüz sinirden nefret ediyorum. Arada ben de yapıyorum ama. (öz eleştiri)

* Alkolizmden nefret ediyorum. Bu yüzden, neredeyse dünyanın en iyi babasını kaybetmek üzere olan bir evlat olarak, bu konuda savaş veren her yere desteğimi sunuyorum.

* Ne söylediğinin farkında olmayan tiplerden nefret ediyorum. Aptal insana tahammül edemiyorum ve onlarla iletişim kuramıyorum.

* Arada peydah olan öksürükten nefret ediyorum. Sigarayı bırakma zamanı geldi sanırım.

* Sakız çiğneyen erkekten nefret ediyorum. Hele bir de cakkıdı cakkıdı çiğniyorsa vur ağzına bir tane.

* Kolye, künye vb takılar takan erkekten de nefret ediyorum. Saçlarını boyatan erkeğe ise hiç tahammülüm yok. Bel çantası takanları ise iğğ söyleyemeyeceğim

* Türlü kız tavlama sanatı geliştiren erkeklerden nefret ediyorum. Açıkça söylemek bu kadar mı zor? Komik olduklarının farkında değiller sanırım.

Sevdiklerim

* İnsanları seviyorum. Her ne kadar bazılarının içinde kötülük olsa da onlar olmasaydı sanırım iyilerin değerini anlayamazdım diyorum.

* Gülmeyi seviyorum. Kahkaha atmanın bünyeme iyi geldiğini düşünüyorum. Sanırım herkes için böyledir.

* Ufak şeylerden mutlu olmayı seviyorum. Hayatta değer verilecek çok şey var. İş onlara değer atfetmekte.

* Kendi kendimle eğlenmeyi seviyorum. Ne kadar kötü şey yaşamışsam, bir şekilde yaptıklarımın sonucu olduğumu biliyorum. Pişmanlık duymaktansa olaylara eğlenerek bakmak bana iyi geliyor.

* Yazı yazmayı seviyorum. Betimleme yeteneğimin farkında olduğumdan kırk sayfada bir yaprağın düşüşünü betimleyebilen Yaşar Kemal’in bu ünvanını almak istiyorum.

* Yardım etmeyi seviyorum. Hasta ve düşkün insanlara olan zaafıma engel olmak istemiyorum hiç.

* Dozunda kaldığı sürece eğlenmeyi seviyorum.

* Lüzumsuz şeyleri de dahil ederek bir çok şeyi aklımda tutabilen hafızamı seviyorum. Böylelikle özel günlerde, hesaplamalarda, tanıştığım insanlarla ne konuştuğum konusunda, yüzlerde ve isimlerde ve hatta telefon numaralarında zorluk çekmiyorum.

* Zekamı seviyorum. İletişim zekamın kuvvetli olduğunu düşünüyorum ancak sayısal zekam için aynı şeyi söyleyemiyorum.

* Çok uçuk da olsa kimisi, hayallerimi seviyorum. Ne olursa olsun bu yeteneğimin hiç kaybolmadığını görüyorum. Hayal gücümün kuvvetliliğinden olsa gerek mantıklı rüyalar hiç göremiyorum.

* Simetri hastalığımı seviyorum. Bu kimi zaman insanları rahatsız etse de ben bununla yaşamayı seviyorum. Askıların aynı yöne bakması, cd lerin kapaklı olması, benzer konulardaki kitapların bir rafta toplanması, kıyafetlerin mevsimseli geçip ay ay ayrılması, aynı süsten iki tane olması…

* Alışveriş yapmayı seviyorum. Kıyafet ve ayakkabı tutkum hat safhaya ulaşsa da beni iyi hissettirmesi yeterli oluyor.

* Fotoğrafları seviyorum. Ayrıntıları gösteren aynalardır benim için. Elimden geldiğince çok fotoğraf çekip, olanları da arşivleme çabam vardır hep.

* Denizi seviyorum. Beni çok dinlendiriyor bir çok insan da olduğu gibi. Sabah saatlerinde denizi izlemeyi seviyorum.

* Yeni insanlar tanımayı ve onlardan yeni şeyler öğrenmeyi seviyorum. Biliyorum ki herkesin yaşanmışlıkları birilerine ders olur nitelikte.

* Gezmeyi, yeni yerler görmeyi seviyorum. Bir gün sırt çantamı alıp deniz kokan bir kasabaya gitmeyi, oranın yerlileriyle kasaba meyhanesinde fasıl-rakı-balık keyfine varmayı, geceyi bir teknede geçirmeyi, tarihi yerlerini görmeyi, bol bol fotoğraf çekmeyi ve bir sürü yeni dostluk kazanıp dönmeyi istiyorum. Gördüğüm en güzel yere de yerleşip geri kalan yaşamımı orada geçirmeyi istiyorum.

* Otuza üç kalmış olsa da hala çocuk gibi çizgi film izlemeyi seviyorum.

* Aldığım işi sonuna kadar götürüp alnımın akıyla çıkmayı seviyorum. Elime yüzüme bulaştırdığım bir iş olmadığı için de ayrıca seviniyorum.

* Fikirlerini açıkça söyleyen, dobra insanları seviyorum. Onlarla çok daha rahat iletişim kuruyorum.

Photo: I Hate How Much I Love You

Photo: Love / Hate Task

Photo: Smile

Ben Şahsen Kendim

Fotoğrafım
Burcu Saracoglu
Kimi zaman kuşların seslerinin hakim olduğu sessiz bir orman, kimi zaman patlayan bir balonun çıkardığı sesim. Kimi zaman çikolatanın damakta bıraktığı tat, kimi zaman türk kahvesinin son yudumuyum. Kimi zaman geminin dümeni, kimi zaman çapasıyım. Bazen yatalak olur, bazen oyuncaklarımla oynarım. Bazı zamanlarda fırtınada boğulur, bazısında gemiyi limana getirdiğimle övünürüm. Kimi zaman 20. kata çıkmak için merdiven tırmanır, kimisinde asansöre binmeyi aklederim. Bazen eteklerime zil takar, bazen de çırılçıplak oynarım. Kimi zaman tam bir hanımefendi, kimi zaman hanzonun önde gideniyim. Ellerimi açıp dua eder, ertesi gün sabaha kadar fasılda içkinin dibini bulma yarışına katılırım. Erimiş kaşarın uzayan kısmı, ağustos ayının gündüz 12'si, ocak ayının gece 12'si, kolanın asidi, damarda dolaşan zehirli kanım. Gökyüzünün yedinci katına merdiven dayamış, inerken de kanatlı bir peri olarak inmeyi dileyen biriyim. Sadece aşığım. Bazeni ya da kimi zamanı yok bunun, en saf duygumla aşığım sadece. Aslında; ben basitim, bazen de karmaşık. Aslında çok şeyim ya da hiçbir şey...
Profilimin tamamını görüntüle